Köprü
İnsan ‘kendine’ en çok hangi zamanda rastlar?
Bazen bir annenin tarif defterinin sararmış yapraklarından koparılıp fırına sürülen üzümlü kekten yükselen yanık vanilin kokusunda; bazen soğuk bir yatakhane duvarına sinmiş taze fasulyenin boğazda bıraktığı düğümde; bazense bir yudum lohusa şerbetinin genizde bıraktığı keskin karanfil tadında.
Zamanın müzmin yolcusu olmaya mahkûm doğmuş bir kadın, bir ömre kaç "ben" sığdırır?
Köprü, kendi izlerinin peşinde kaybolmuş bir kadının, tat ve kokunun rehberliğinde dağılmış parçalarını tek tek toplayarak aynı parçalardan kendine yeni bir bütün kurma çabasını; düş ile gerçeğin iç içe geçtiği hikâyelerle anlatıyor. Her hikâyenin ardından gelen sıra dışı yemek tarifleri ise benliğin izini tat aracılığıyla sürmeye devam ediyor.
Zamanın ve mekânsallığın hükmünü yitirdiği bu evrende, yaz(ıl)an, yazılmış ve yazılacak olan birbirine karışırken düşle gerçek arasındaki sınırlar kayboluyor; geriye yalnızca insanın kendini yeniden yazma ediminden doğan varoluşun türlü tezahürleri kalıyor.