Dikiş Tutmaz: Yaraların ve Suskunlukların Romanı
Bahar Yaka’ nın Dikiş Tutmaz’ ı Üzerine
Bahar Yaka’nın ilk baskısı Ayrıkotu Yayınları tarafından Kasım 2025’ te yapılan Dikiş Tutmaz adlı novellası, bireysel travmaların toplumsal arka planını güçlü bir alegoriyle ele alıyor. Eser, Hicran’ ın kaybolması izleğinde kadınların kuşatılmışlığını, şiddetin kuşaklararası aktarımını ve vicdani çatışmaları “dikiş tutmaz” bir toplumsal yapı metaforuyla işliyor. Bu yapıyı barındıran eski bir apartman, sadece romanın ana mekânı olmakla kalmıyor, karakterlerin sırları, korkuları, bastırılmış arzuları, dışarıya yansıtmadıkları ve dikiş tutmaz komşuluk ilişkileriyle çürüyen bir organizmaya dönüşüyor.
Duvarlarıyla birlikte içindekileri de çürüten bu apartmanda yaşayanlar, son derece ince işlenmiş, isimlerine kadar üzerinde düşünülmüş karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Hepsinin dışarıya yansıyandan daha derin bir yarası var ve roman ilerledikçe bu yaraların birbirinden bağımsız olmadığı da anlaşılıyor. Apartman görevlilerinin kızları Hicran’ın güpegündüz ortadan kaybolması ise bütün bu hayatları birbirine bağlayan merkezî olay hâline geliyor. Apartmanda çocuklarının ortadan kaybolması karşısında yalnız bırakılan, acısına uzaktan bakılan hatta suçlanan anne baba portresi, “suskunluk” kavramını romanın merkezine yerleştiriyor.
Bir İfade Biçimi Olarak Susmak
Suskunluk; anlatının adeta omurgasını oluşturuyor fakat okura bağıra bağıra değil, kavramın doğasına uygun biçimde sessizce ulaşıyor. Hafize Hanım’da suça ortak olmak, Adnan Bey’de boş bir umuda sarılmak, Bige’ de eril bir tahakküme karşı koyamamak, Ayşe’ de aklını yitirmek, Jülide’ de muskadan, büyüden medet ummak, Kevser’de sabahları komşulara pişi dağıtmak gibi her karakterde farklı biçimde ifade buluyor.
Bu iletişimsizlik, içindekini söze dökememe, görüp de söyleyememe hali karşısında herkes birbirini uzaktan gördüğü kadar tanıyor. Adnan Bey’in umudu karşıdan bakanın gözünde agorafobiye dönüşürken, Jülide’ nin kendini evin her yanına dağılmış, yerlerini bile unuttuğu muskalar olarak ele veren sessiz çığlığı, posta kutusunun başını bekleyen bir kadın izlenimi veriyor. Annenin esareti altındaki Bige’ nin çırpınışları bulduğu kısacık bir özgürlük anında bahçeye bağladığı çaputta görünür hale gelirlen, onu esaret altında tutan Hafize’ nin hayata öfkesi kadına dönük psikolojik şiddetle açığa çıkıyor.
Suskunluk, yazarın kaleminden örtük anlatım olarak dökülüyor. Etkileyici sahnelerde kahramanlarımızı henüz tanımadan da garipliği seziyoruz. Yazarın sezdirerek anlatmadaki başarısının en güçlü örneklerinden biri, Bige’ nin annesinin peşinden çöp dökerken adeta silinip gittiği satırlarda karşımıza çıkıyor. Böylece okur da Nazan’la birlikte henüz adını koyamadığı bir huzursuzluğun tanığı haline geliyor.
Apartman: Ortak Yaraların Mekânı

Suskunluk karakterler kadar evlerin içine ve aile ilişkilerine de yansıyor. Konuşup anlaşamayan aile bireyleri için apartmandaki daireler bir kapatılma mekanına dönüşüyor. Kapılar güvenli, huzurlu aile ortamlarına değil, şiddetin, baskının ve suçun gerçekleştiği yerlere açılıyor.
Bunun yanında, Dikiş Tutmaz’ ın en belirgin damarlarından biri olan kadınların kapatılma hâli de dairelerde açığa çıkıyor. Jülide, Bige, Hafize, Ayşe, Nazan ‘ ın yaşadıklarıyla birlikte apartmanı adak mekanına çeviren mahalleli kadınlar da benzer bir baskı düzeninin farklı yüzlerine işaret ediyor.
Boş daire ise sadece apartmanın değil, toplumun karanlık yüzünü temsil ediyor. Kadınların sömürüldüğü, suç mahalline dönüşmüş bu mekanda alegorik anlatım belirginleşiyor. Küvetten çıkan sarmaşık, içindeki pisliği kusmak, kötülüğü boğmak ve hayatı güzelleştirmek ister gibi söküldükçe yeniden bitiyor. Sarmaşığın tekrar tekrar ortaya çıkması kötülüğün tek seferlik bir olay olmadığını düşündürüyor. Onu üreten zemin yerinde durarken yüzeyde görüneni temizlemek yetmiyor.
Romanda sarmaşıkla birlikte çiçek motifinin farklı biçimlerde tekrarlanması, Hicran’ın bedeninin masumiyeti ile çevresindeki karanlık dünya arasındaki karşıtlığı güçlendiriyor. Fayanslarda ortaya çıkan desenler, sarı elbise ve diğer imgeler birlikte düşünüldüğünde, çiçek motifi bir yandan çocukluk, canlılık ve masumiyet çağrışımları yaparken diğer yandan bu masumiyetin kuşatıldığı karanlık dünyaya karşı bir direnç alanı oluşturuyor.
Mahalle kadınlarının çaput bağladığı, adak adadığı alan ve bahçeyi saran çiriş otu da romanın alegorik düzlemini genişletiyor. Burada halk inancı, doğa ve kadınların kolektif hafızası birbirine yaklaşıyor. Çiçekler ve bitkiler yalnızca dekoratif ayrıntılar değil; romanın canlı hafızasının parçalarına dönüşüyor.
Bige ve Hafize: Şiddetin Kuşaktan Kuşağa Aktarılması
Bige ile annesi Hafize’nin hikâyesi, romanın en çarpıcı psikolojik ilişkilerinden birini oluşturur. Hafize’nin kızına uyguladığı baskı, şiddetin yalnızca doğrudan uygulanan bir eylem değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir davranış biçimi hâline gelebileceğini gösteriyor.
Baba hayattayken evin perdelerinin sımsıkı kapatılmadıyla açığa çıkan esaret altındaki hayatta Bige’ nin umudu babanın ölümüdür. Oysa görünen otoritenin ortadan kalkması, kurulan düzeni bozmaz. Ataerkil tahakküm, onu kuran kişi ortadan kalktıktan sonra bile evin duvarlarında, daha da kalınlaşan perdelerde varlığını sürdürür. Bige, kapalı kaldığı bir hayat için babasını suçlarken asıl sorunun anne olduğunu okur olarak fark ederiz ancak kahramanımız bunu göremez.
Hafize, kocasının ölümünden sonra onun yokluğunda bile kocasının kurduğu dünyanın bekçiliğini yapar. Böylece roman, baskının yalnızca fiziksel zor kullanmayla sürdürülmediğini de gösteriyor. Baskı, alışkanlığa dönüştüğünde dışarıdan uygulanan bir güç olmaktan çıkıp kişinin kendi eliyle yeniden ürettiği bir düzen halini alabiliyor.
Bu çizgide değerlendirildiğinde Hicran olayında Hafize’nin susması da önemlidir. Onun suskunluğu, bireysel bir korkunun ötesinde, romanın genelindeki sessizlik temasının görünür kılındığı bir doruk noktadır. Görmek ile söylemek arasındaki mesafe, Dikiş Tutmaz’ın tekinsiz atmosferinde suçun devam etmesini mümkün kılan en önemli mekanizmalardan biridir.
Terzi Yakup ve Direnme İhtimali
Eski apartmanın karşısındaki terzi Yakup, romandaki önemli karşıtlıklardan birini oluşturuyor. Kötülüğün vücut bulmuş hali İsrafil için apartman ekonomik ve kişisel çıkarların gerçekleştirileceği bir nesne iken Yakup onun karşısında insan hayatını ve mekânın anlamını pazarlık konusu hâline getirmeyen vicdani karakter olarak duruyor.
Yakup ile İsrafil arasındaki çatışma, bir apartmanın yıkılıp yıkılmaması meselesinde, gücün karşısında insanın ne kadar direnebileceği sorunsalını konu ediniyor. Romanın sonunda apartmanın gerçekten yıkılması ise bu çatışmayı ironik bir noktaya taşıyor.
Romanın finalindeki depremi yalnızca doğal bir afet olarak okumak romanın sembolik yapısını eksiltir. Çünkü roman boyunca zaten başka türden depremler yaşanmaktadır: evlilikler yıkılmakta, aileler parçalanmakta, kadınların hayatları baskı altında çökmekte, çocukların masumiyeti yok edilmekte, insanlar birbirlerine ulaşamamakta ve sırlar giderek büyümektedir. Böyle bir atmosferde İsrafil’in tehdit ve baskıyla gerçekleştirmeye çalıştığı fiziki dönüşüm ise depremle gerçekleşiyor. İsrafil başkalarının hayatlarını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebileceğine inanırken, bütün karakterlerin üzerinde aynı ölçüde etkili olan bir güçle karşılaşıyor. Herkes aynı enkazın altında kalıyor. Suçlu ile mağdur, susan ile konuşan, baskı uygulayan ile baskıya maruz kalan aynı mekânsal kaderi paylaşıyor.
“Dikiş Tutmaz” Bir Dünya
Romanın başlığı, bütün bu hikâyeleri bir arada düşünmeyi sağlayan anahtar kavramlardan biridir. Dikiş Tutmaz, yaraları kapatmaya çalışan insanların romanıdır. Fakat bireyler çözümü şiddetle, muskada, çaput bağlamada, evin eşiğinden adım atmamakta, özkıyım düşüncelerinde bulmaya devam ettiği sürece bu yaralar kapanmıyor.
Sonunda apartmanın yıkılmasıyla birlikte “dikiş” ihtimali de ortadan kalkıyor. Çünkü romanın dünyasında mesele yalnızca tek tek yaraların iyileşmemesi değil; yaranın kendisini üreten yapının ayakta durmasıdır. Deprem bu yapıyı fiziksel olarak ortadan kaldırırken, geriye cevaplanması güç bir soru bırakır: İnsanların hayatlarını dikiş tutmaz hâle getiren şey gerçekten kişisel kaderleri midir, yoksa içinde yaşadıkları toplumsal yapı mı?
Bahar Yaka’ nın romanı, bu soruya kesin bir cevap vermekten çok, okuru aynı apartmanın farklı dairelerine sokarak cevabı karakterlerin hayatlarında aramaya yöneltiyor. Eski apartman, sonunda enkaza dönüşür; fakat okur da düşünsel anlamda romanın asıl enkazının, insanların birbirlerine uyguladığı şiddetin, korkunun ve suskunluğun ve gerçek hayatta sustuklarının altında kalıyor. Dikiş Tutmazın kalıcı etkisi de tam burada ortaya çıkıyor: Roman, bireysel trajedileri yan yana getirerek bu örseleyici hayatların aslında ortak bir yaranın farklı biçimleri olduğunu gösteriyor.
Yasemin Şengör
Yazının kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.